Dünyada ekonomi konuşulurken yaygın bir kanaat vardır: “Borçlanan sonunda batar, borçlu olan iflas eder.” Bu düşünce, birçok ülke için büyük ölçüde doğrudur. Çünkü pek çok devlet borcunu kendi parasıyla değil, başka bir para birimiyle borçlanarak üstlenir. Kendi parasıyla borçlanamayan ülkeler, kur şoku ve faiz artışı karşısında daha kolay sarsılır; sermaye çıkışı hızlanır ve borç bir anda ülkenin boynuna dolanan bir “kapan”a dönüşür.
Ama ABD söz konusu olduğunda burada durup düşünmek gerekir. Zira ABD’nin borcu, sıradan bir borç hikâyesi değil; II. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu küresel düzenin içine gömülü bir işleyiş, bir mekanizma biçimidir.
Bugün ABD’nin toplam kamu borcu, Aralık 2025 itibarıyla yaklaşık 38,38 trilyon dolar seviyesindedir. Bu rakam elbette küçümsenemez. Washington’daki bütçe krizleri, borç tavanı tartışmaları ve zaman zaman yaşanan government shutdown’lar bu durumu daha dramatik hâle getirir. Bu atmosferde sıkça şu iddia dolaşıma girer: “Yabancılar tahvilleri satarsa ABD çöker.” Sanki ABD’nin kaderi tek bir ülkenin elindeki düğmeye bağlıymış gibi…
Oysa mesele borcun büyüklüğünden önce, borcun hangi sistemin içinde ve nasıl bir yapıyla taşındığıdır.
ABD borcunu benzersiz kılan temel unsur şudur: ABD borcunu dünyanın en çok talep edilen parası olan dolar cinsinden yapar. Bu durum, ABD’ye başka hiçbir ülkenin sahip olmadığı bir esneklik sağlar. Gelişmekte olan ülkeler için temel risk “ödeyememe” iken, ABD için asıl risk enflasyon ve faiz dengesini yönetebilmektir. Çünkü ABD’nin borcunu çevirdiği piyasa, dünyanın en derin ve en likit piyasasıdır.
Bu noktada ikinci bir katman devreye girer: ABD Hazine tahvilleri piyasasının büyüklüğü. 2025 sonu itibarıyla bu piyasanın “outstanding” büyüklüğü yaklaşık 30 trilyon dolar seviyesindedir. Bu, yalnızca ABD’nin borçlanma kapasitesini değil; küresel finansın neden bu tahvillere yaslandığını da açıkça ortaya koyar. Çünkü bu piyasa, küresel sistemin “güvenli liman” ihtiyacını karşılamakla kalmaz; aynı zamanda modern finansın ihtiyaç duyduğu teminat düzenini ayakta tutar.
Asıl kritik ayrım şudur: ABD Hazine tahvilleri yalnızca birer “borç senedi” değildir. Bankalar, sigorta şirketleri, emeklilik fonları, yatırım fonları ve merkez bankaları bu kâğıtları “güvenli varlık” olarak kabul eder. Daha da önemlisi, bu tahviller küresel finansın ihtiyaç duyduğu teminatı üretir. Yani ABD borçlandıkça, dünya finans sistemi için daha fazla teminat ve daha fazla dolar likiditesi ortaya çıkar. İlk bakışta paradoks gibi görünse de sistemin çarkları büyük ölçüde bu mantıkla döner: ABD borçlanır, dünya bu borcu satın alır; dünya satın aldıkça doların merkezîliği güçlenir.
Tam bu noktada şu gerçeği görmek gerekir: ABD tahvilleri tek bir ülkenin elinde değildir; çok merkezli ve çok katmanlı bir küresel sahiplik ağına yayılmıştır. Asya’da Japonya, Çin gibi ülkeler rezervlerinin önemli bölümünü ABD tahvillerinde tutar. Avrupa’da İngiltere, Fransa, Almanya ve İsviçre gibi ülkeler hem rezerv yönetiminde hem finansal sistemin sigortasında bu piyasaya yaslanır. Kanada gibi ekonomiler ABD ile entegre yapıları nedeniyle bu havuzun doğal parçalarıdır. Belçika, Lüksemburg ve Cayman Adaları gibi finans merkezlerinde görünen tutarlar ise bize, bu varlıkların çoğu zaman küresel fonlar ve saklama kurumları üzerinden taşındığını hatırlatır.
Dolayısıyla mesele “şu ülke satarsa ne olur?” sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele şudur: Dünya finansı, güvenli liman aradığında dönüp dolaşıp bu piyasaya gelir. Çünkü küresel sistem, büyük ölçüde bu tahvillerin sağladığı likiditeye ve teminata yaslanır.
Elbette Çin bu tablonun önemli bir parçasıdır; ama tek başına belirleyici değildir. Çin’in elindeki ABD tahvilleri çoğu zaman sanıldığı gibi mutlak bir “silah” değil, karşılıklı bağımlılığın göstergesidir. Çin’in agresif bir satışa yönelmesi, tahvil fiyatlarını düşürür; fakat bu düşüşten ilk zarar görecek taraf yine Çin olur. Çünkü satılan her tahvil, Çin’in kendi portföyünün değerini de aşağı çeker. Üstelik böyle bir adım Çin’in kur dengesini, rezerv yapısını ve finansal istikrarını zorlar. Yani “ABD’yi vurmak” için kullanılan araç, aynı zamanda kendini yaralama riski taşır. Dahası, bu piyasada talep sadece bir ülkeye bağlı olmadığı için “tek hamleyle çökertme” senaryoları çoğu zaman anlatı düzeyinde kalır.
Benzer şekilde government shutdown’lar da çoğu zaman yanlış yorumlanır. ABD’de devletin kısmen kapanması ya da bütçenin gecikmesi, sistemin çöktüğünü değil; ABD siyasetinin sert ve çatışmalı pazarlık kültürüdür. İlginçtir ki küresel belirsizlik arttığında yatırımcıların önemli bir kısmı yine ABD tahvillerine yönelir. Çünkü kriz anlarında dünya hâlâ en çok dolar likiditesine ve ABD piyasa derinliğine sığınır.
Buradan çıkan tablo nettir: ABD borcu bir mucize değildir ve elbette sınırsız biçimde büyüyemez. Faizlerin uzun süre yüksek seyretmesi, bütçe disiplininin zayıflaması ve iç siyasi gerilimlerin artması uzun vadede ciddi maliyetir. Ancak ABD’nin borç hikâyesini yalnızca “borçlanan batar” düşüncesi ile açıklamak, ABD’nin kurduğu küresel düzenin mantığını ıskalamaktır. Çünkü bu sistemde borç, sadece bir yük değil; aynı zamanda güç üretme biçimidir.
Özetle, dünyada çoğu ülke için borç, bir gün kapıyı çalan iflas riskidir. ABD içinse borç; doların merkezde kaldığı, tahvil piyasasının dünyaya güvenli liman ve teminat sunduğu, küresel finansın ihtiyaç duyduğu likiditeyi ürettiği bir düzenin parçasıdır. ABD borçlanır, dünya bu borcu taşır; dünya bu borcu taşırken sistem işler.
Bazıları borçla batar; bazıları borçla sistem kurar. ABD’nin borç hikâyesi budur: Borçlanmayı kayıp değil, güç üreten bir araca dönüştürmüştür.
Sygılarımla
Taşkın Koçak
