Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri yalnızca bir savaş olarak okumak, büyük resmi kaçırmaktır. ABD, İsrail ve İran hattında ortaya çıkan tablo; askeri bir çatışmadan çok daha öte, küresel güç dengelerinin yeniden kurulduğu tarihsel bir kırılma anına işaret etmektedir. Bu süreç yalnızca bölgesel sınırları değil; enerji akışını, ekonomik düzeni ve uluslararası sistemi kimin yöneteceğini belirleyecek niteliktedir.
ABD, İsrail ve İran hattında yaşananlar klasik anlamda bir savaş değil; küresel sistemin yeniden kurulma sürecidir.
Dolayısıyla mesele “ABD mi İran mı kazanır?” sorusu değildir. Asıl mesele, bu sürecin sonunda ortaya çıkacak düzeni kimin kuracağıdır.
Bu noktada net bir tespit yapmak gerekir:
ABD bu savaşı kazanmak için değil, kaybetmemek için başlatmıştır.
Çünkü ABD açısından bu süreç bir tercih değil, sistemsel bir zorunluluktur. Artan borç yükü, küresel rekabet baskısı ve zayıflayan ekonomik dengeler, ABD’yi tarihsel refleksine; yani dış müdahale yoluyla yeni kaynak alanları açma stratejisine zorlamıştır.
Bu çerçevede İran, bir hedef değil; bir anahtardır.
Enerji rezervleri, jeopolitik konumu ve Çin-Rusya hattındaki kritik rolü nedeniyle İran, kurulacak yeni düzenin merkezinde yer almaktadır. ABD’nin hedefi İran’ı yok etmek değil; onu yeniden tanımlamak, zayıflatmak ve kontrol edilebilir bir yapıya dönüştürmektir.
Son dönemde dile getirilen “İran psikolojik üstünlük kurdu” ya da “İran küresel güç oluyor” söylemleri, sahadaki gerçeklikle örtüşmemektedir.
Direnmek ile sistemi yönlendirmek aynı şey değildir.
Bugün İran, yükselen bir küresel güç değil; doğrudan müdahale ve yeniden şekillendirme alanına dönüşmüş bir coğrafyadır.
Bu stratejiyi anlamak için Venezuela örneği kritik bir eşiktir.
Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip Venezuela’da ABD, bir yönetimi zayıflatmamış;
doğrudan devre dışı bırakmış, yerine kendi kontrolünde bir yönetim kurmuş ve petrolü fiilen kontrol altına almıştır.
Bu, klasik askeri işgalden farklı olarak
yönetimi değiştirerek kaynağı kontrol etme modelidir.
ABD önce Venezuela’yı kontrol altına almış, ardından İran’a yönelmiştir. Bu bir tercih değil; stratejik bir zincirin adımlarıdır.
Çünkü dünya enerji denkleminde ABD kontrolü dışında kalan iki büyük alan vardı: Venezuela ve İran.
Venezuela artık ABD kontrolündedir.
Geriye yalnızca İran kalmıştır.
Dolayısıyla İran’a yönelik süreç, tek başına bir ülkeye karşı yürütülen bir mücadele değil;
küresel enerji sisteminde kontrol dışı alan bırakmama stratejisinin son aşamasıdır.
Bugün dünya petrol üretimine bakıldığında tablo nettir:
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Irak gibi üreticiler zaten ABD güvenlik şemsiyesi ve finans sistemi içinde hareket etmektedir.
Rusya ise tamamen dışlanmamış; OPEC+ üzerinden dengeye çekilerek sistem içinde tutulmuştur.
Dolayısıyla ABD açısından küresel enerji denkleminde kontrol dışı kalan son büyük alan İran’dır.
İran’ın dönüştürülmesiyle birlikte:
ABD, dünya petrol arzını belirleyen tek merkez haline gelecektir.
Bu yalnızca ekonomik değil; doğrudan jeopolitik hakimiyet anlamına gelir.
ABD bu süreci kolay yönetmeyecektir. İran coğrafyası, asimetrik savaş kapasitesi ve ideolojik direnci nedeniyle son derece maliyetli bir sahadır.
Ancak şu gerçek değişmez:
ABD geri çekilemez ve bu süreci tamamlamak zorundadır.
Bu sürecin yarım kalması, ABD açısından bir seçenek değildir.
Velev ki İran tamamen kaybetmese dahi, bu durum sonucu değiştirmez.
İran’ın bu savaşı tamamen kaybetmesi kolay değildir.
Çünkü İran, uzun yıllardır krizlere ve yaptırımlara karşı direnç geliştirmiş bir yapıya sahiptir.
Ancak bu durum yanıltıcı olmamalıdır.
Çünkü İran bu süreçte zaten:
- askeri olarak yıpranmakta,
- ekonomik olarak daralmakta,
- stratejik olarak alan kaybetmektedir.
Bu kayıpların telafisi kısa vadede mümkün değildir.
Bu, yıllar değil; on yıllara yayılacak bir toparlanma sürecidir.
Bu nedenle kritik ayrım şudur:
İran kaybetmese bile, kazanamayacaktır.
Çünkü bu süreçten mevcut gücünü koruyarak çıkması mümkün değildir. Aksine daha zayıf, daha sınırlı ve daha savunmacı bir aktöre dönüşecektir.
Dolayısıyla İran ayakta kalsa bile, bu ayakta kalış güç anlamına gelmeyecek;
uzun vadeli bir zayıflama sürecini ifade edecektir.
Ve bu noktada şu tespit nettir:
ABD kazanırsa, İran sadece kaybetmekle kalmayacak; mevcut durumundan daha ağır bir stratejik, ekonomik ve bölgesel kayıp yaşayacaktır.
İsrail açısından bakıldığında ise ortaya çıkan tablo farklıdır.
Bu savaşın sonunda İsrail’in çevresinde, Türkiye hariç, kendisine ciddi tehdit oluşturabilecek güçlü devlet yapılarının büyük ölçüde zayıflaması muhtemeldir.
Bu durum İsrail için önemli bir güvenlik avantajı sağlar.
Ancak bu, İsrail’in sürecin sahibi olduğu anlamına gelmez.
Aksine:
ABD, İsrail’i kullanmaktadır.
İsrail sahada askeri bir araçtır; ancak savaşın ekonomik ve sistem kurucu boyutu tamamen ABD’nin kontrolündedir.
Kurulan düzenin merkezi Washington’dur.
Bu savaşta kazanmak:
rakibi yok etmek değil,
sistemi kurmak ve kuralları belirlemektir.
ABD kazanırsa:
İran tamamen ortadan kalkmaz; ancak zayıflatılmış ve kontrol edilebilir hale gelir.
Ortadoğu, ABD merkezli yeni bir enerji ve güvenlik düzenine girer.
İran kaybetmezse:
Rejim ayakta kalır.
Ancak gücü aşınır ve etkisi daralır.
Yani ayakta kalmak, kazanmak değildir.
Türkiye açısından ise süreç kritik bir eşiktir.
Bu tabloda mesele taraf olmak değil; denge kurmaktır.
Süreç risklidir; çünkü bölgesel değişim Türkiye’yi doğrudan etkiler.
Ancak aynı zamanda fırsattır; çünkü doğru konumlanma ile Türkiye yeni düzende güç kazanabilir.
Türkiye’nin en büyük avantajı; çok boyutlu dış politika kabiliyeti ve jeopolitik konumudur.
Sonuç olarak:
Bu savaşın sonunda mutlak kazanan olmayacaktır.
Ancak düzeni kuran taraf olacaktır.
Ve mevcut göstergeler, bu düzeni kuracak aktörün ABD olduğunu göstermektedir.
Bu da Ortadoğu’da daha belirgin bir Amerikan ağırlığı ve yeniden şekillenen bir küresel güç dengesi anlamına gelmektedir.
Ve unutulmamalıdır ki:
Bu süreçte sahada kim kazandığından daha önemli olan,
masada kimin düzen kurduğudur.
Saygılarımla
Taşkın Koçak
