Bazı olaylar vardır; yaşandığı için değil, bize nasıl servis edildiği için hafızaya kazınır. Venezuela’da yaşananlar da bana tam olarak bunu düşündürdü. Önümüze konan şey; sahneleri hızlı, finali sert, görüntüsü parlak, mesajı net bir “Hollywood operasyonu” gibiydi. Hani izlerken bile insanın aklından şu geçer: “Bu kadar ‘sinema’ gibi olamaz.” Ama oldu. Ya da oldu denildi.
Biz ne gördük? Biz “sonucu” gördük.
Fakat sahne arkasını görmedik. Çünkü sahne arkası gösterilmez. Gösterilirse büyü bozulur. Oysa ABD gibi devletler, sadece operasyon yapmaz; operasyonu bir anlatıya çevirir. Anlatıyı güçlü kurar. Finali etkileyici yapar. Herkesin hafızasında o final kalsın ister. Çünkü bazen bir operasyonun en güçlü yanı, fiilen yaptığı değil; izleyenlerin zihninde bıraktığı korku ve hayranlık karışımı etkidir.
Bu yüzden şundan eminim: Bunun ileride Hoolywood tarafından filmi de yapılır, belgeseli de yapılır. ABD ordusunun, ABD istihbaratının, “devlet aklı” dedikleri o mekanizmanın nasıl çalıştığını anlatırlar. Hatta muhtemelen kahramanlaştırarak anlatırlar. Gişede rekor da kırar. Çünkü dünya artık gerçeklerden çok, iyi kurgulanmış gerçek hikâyeleri seviyor. Ve bu hikâye, “güç gösterisi” seven kitleler için biçilmiş kaftan.
Ama bizim asıl meselemiz film değil. Bu filmin ne anlattığı. Hatta daha önemlisi: Bu film hangi ülkelere “ders” olarak izletildi?
Venezuela karşı koymuş olsaydı ne olurdu?
İşin en kritik sorusu burada başlıyor: Venezuela karşı koymuş olsaydı ABD ne yapardı?
Şimdi… Venezuela’nın nüfusu belli. Ekonomisi belli. Ordusunun kapasitesi, teknolojisi, lojistik imkânı belli. ABD’nin karşısında bu tablo, sert konuşunca bile “dengeli” görünmüyor. Peki, buna rağmen Venezuela’nın “karşı koyması” neyi değiştirirdi?
Şunu değiştirirdi: maliyeti.
ABD gibi bir güç için mesele “kazanır mıyım?” değildir. Mesele şudur: “Ne kadar maliyetle kazanırım, ne kadar sürede kazanırım, bu maliyeti iç politikaya ve dünyaya nasıl anlatırım?” Çünkü büyük güçler her zaman savaşta kaybetmez; ama çoğu zaman meşruiyette kaybeder. Askerî olarak kazanıp siyasi olarak kaybettiği anlar tarihte çoktur.
Venezuela karşı koysa belki bir hafta dayanırdı, belki dayanamazdı. Ama burada kritik nokta şu: ABD’nin karşısında dayanmak, tek başına askerî güçle ölçülmez. Şehir çatışması, sabotaj, milisleşme, altyapı krizi, göç dalgası, bölgesel yayılma gibi başlıklar bir anda devreye girer. Sonra mesele “Venezuela” olmaktan çıkar, “bölgesel istikrarsızlık” olur.
İşte o zaman ABD’nin operasyonu “zafer” diye pazarlaması da zorlaşır. Çünkü televizyon ekranına yansıyan her görüntü, aynı zamanda bir mahkeme dosyası gibi tartışılır: “Sivil kayıp var mı? Egemenlik ihlali mi? Hukuki dayanak ne? Uluslararası tepki ne olacak?”
İşte bu yüzden ben şunu söylüyorum: ABD böyle bir adımı attıysa, bu iddialar doğruysa, ya karşı koyma ihtimalini önceden kilitleyecek şekilde planladı ya da içeriden kırılma yapacak kanalları çoktan açmıştı.
İçeriden destek meselesi: Bu iş “yalnız yapılmaz”
Bu tarz operasyonlarda “içeriden destek” iddiası hep konuşulur, çünkü mantığı vardır. Yüksek güvenlikli bir hedefi bu kadar hızlı ele geçirmek, sadece güçle değil; bilgiyle olur. Bilgi tek başına da yetmez; bazen “bilgi + sessizlik” gerekir.
Kimisi kapıyı açar. Kimisi yanlış kapıya gönderir. Kimisi bir an tereddüt eder. Kimisi “ben bu işe karışmam” deyip kenara çekilir. Devlet dediğiniz mekanizma; dışarıdan yekpare görünür ama içeride her zaman çatlaklar vardır. Hele ekonomik olarak sıkışmış, toplum olarak yorulmuş bir ülkede bu çatlaklar büyür.
O yüzden “içeriden destekçi oldu” denmesi bana şaşırtıcı gelmiyor. Bu zaten konuşulan bir şey. Zaten tarih boyunca da bu böyledir: Büyük güçler bir ülkeye müdahil olduğunda, çoğu zaman o ülkenin içindeki bir kırılmayı kullanır. Çünkü bu, hem maliyeti düşürür hem de “biz yapmadık, zaten içeride çözülme vardı” deme alanı yaratır.
Güç eşiği: Uluslararası siyasette romantizm yoktur
Benim burada altını çizmek istediğim temel prensip şudur:
Güç eşiğinde, gücünüzün nispetinde davranabilirsiniz.
Yani gücünüz neyse, riskinizi de onunla orantılı alırsınız. Aksi halde sürecin sizi zora sokması kaçınılmazdır. Uluslararası ilişkilerde “cesaret” bazen “akılsızlık” ile karıştırılır. Bazı ülkeler, dışarıdan gelen teşviklerle kendini olduğundan büyük görmeye başlar. Oysa krizi yaşadığınızda sizi teşvik edenler, çoğu zaman sadece uzaktan izler.
Latin Amerika ülkelerinin ve özellikle ABD kıyısındaki coğrafyanın bu tür risklere girmesi hakikaten şaşırtıcı. Çünkü ABD’nin bu bölgede refleksi hızlıdır. Avrupa’da yaşanan bir krizle aynı hızda tepki vermez belki; ama kendi yakın çevresinde işler değişir. Yakın çevrede “gevşeklik” göstermez.
Panama Kanalı: Düğüm noktası burası
Gelelim Panama Kanalı’na… İşte burası işin düğüm noktası.
Panama Kanalı, yalnızca ticaret yolu değil. Kanal demek; küresel lojistiğin kalp damarlarından biri demek. Kanal demek; dünya ekonomisinin ritmi demek. Böyle bir noktada “kimin etkisi var?” sorusu, doğrudan “kimin gücü var?” sorusuna dönüşür.
Kanalın tarihi, ABD’nin bölgedeki varlığının tarihidir. Evet, kanal Panama’ya bırakıldı. Ancak bırakılırken bir sözleşme çerçevesi oluşturuldu. ABD, kanalın tarafsızlığını ve güvenliğini “hayati” görür. Kanal tehlikeye girerse müdahale hakkını kendince meşru sayacak zemini hep canlı tutar.
Bu yüzden Panama’da yaşanan her gelişme, Washington’da “ticaret” diye okunmaz. “Güvenlik” diye okunur.
Çin’in hamlesi: Afrika’da öğrendiğini Latin Amerika’da denedi
Çin’in Afrika’da nasıl ilerlediğini biliyoruz. Altyapı yatırımı, limanlar, demiryolları, enerji anlaşmaları… Hepsi ticaret gibi görünür; ama stratejik sonuç üretir. Etki alanı üretir. Diplomatik ağırlık üretir. Kriz anında kaldıraç üretir.
Çin, bu modeli Latin Amerika’da da uygulamaya başladı. Panama çevresindeki liman işletmeleri tartışması da bunun simgelerinden biri haline geldi. Benim kanaatim şu: Çin bu işi yaparken fazla görünür oldu. Fazla acele etti. Fazla sabırsız davrandı.
Büyük güç rekabetinde sabırsızlık tehlikelidir. Çünkü karşı tarafı, yani ABD’yi, “savunmaya” iter. Ama ABD savunmaya itilince çoğu zaman sadece savunmaz; saldırır.
Şimdi burada şunu da net söylemek lazım: Çin’in yatırımları bir günde buharlaşmaz. Ama bir operasyonun ürettiği psikolojik etki, yatırımın hızını keser. Çünkü yatırım sadece para değildir; güven ister. Sonuçta güven, bir gecede kaybolur.
ABD’nin mesajı: “Bu coğrafyada oyun bozarım”
Ben bu tabloyu şu şekilde okuyorum:
ABD, Venezuela üzerinden sadece Venezuela’ya bir şey yapmadı. ABD, aslında şunlara mesaj verdi:
- Latin Amerika ülkelerine: “Bu kadar cesaretlenmeyin.”
- Çin’e: “Yakın çevremde sınırı aşma.”
- Dünyaya: “Ben hâlâ buradayım ve refleksim hızlıdır.”
Bu mesajın en güçlü tarafı da şudur: ABD bunu yaparken sadece askerî güç kullanmadı; anlatı gücü kullandı. Hollywoodvari paketleme dediğim şey bu. Çünkü artık savaşın bir kısmı da ekranda yaşanıyor.
Son söz: Film bitti sanmayın, seri geliyor
Bugün izlediğimiz şey bir “film” gibi paketlendi. Ama ben şunu söyleyeyim: Bu film tek film değil. Bu bir seri.
Çin, Afrika’da kurduğu modeli Latin Amerika’ya taşımaya çalışacak. ABD bunu engellemeye çalışacak. Bölge ülkeleri iki arada bir derede kalacak. Ve her kriz, bir sonrakini doğuracak.
O yüzden en başa dönüp tekrar söylemek lazım:
Güç eşiğinde, gücünüz kadar konuşursunuz. Gücünüz kadar risk alırsınız.
Aksi halde süreç sizi ezer, sizi zora sokar, sizi arar… ve sizi kullanır.
Uluslararası siyaset duyguyla değil, ölçüyle yürür. Ölçüyü kaçıran, bedeli öder.
Taşkın Koçak
